Humik Asitler ve Kanser
HÜMİK ASİTLERİN KANSER
ÜZERİNDEKİ BİYOLOJİK ETKİLERİ
Türkiye
İstatistik Kurumu verilerine göre ülkemizde kanser, ölüm nedenleri arasında
kalp rahatsızlıklarından sonra ikinci sırada yer almaktadır. Türkiye'de mevcut
kayıt sisteminin yeterli olmaması nedeniyle kanser oranı hakkında yeterli bilgi
de bulunmamaktadır. Gelişmiş ülkelerde bir yılda görülen kanser oranı yüzbinde
400’ler civarında iken Sağlık Bakanlığı kanser kayıt merkezine bildirilen
kanser oranı yüzbinde 35–40 civarındadır. Ancak bu oranın gerçekte yüzbinde
150–200 civarında olduğu ve bu oran dikkate alındığında ülkemizde yılda yüzbin
civarında yeni kanser olgusunun ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Bu verilere
göre Türkiye için kanser önemli bir sorun gözükmektedir. Sağlık Bakanlığı
kanser kayıt verileri değerlendirildiğinde 1994 yılında 20.100 kanser olgusu
bildirilmiştir. Bunun 12.000’i erkek, 8.000’i ise kadındır. Kanser
istatistiklerinde 2000 yılı sonrasına ait bilgiler çok net olmamasına rağmen
kanserli vakıaların gitgide arttığı Bakanlık tarafından ifade edilmiştir.
Kanser sadece ülkemizde değil, tüm dünyada da önemli bir problemdir. Amerikan
Milli Kanser Enstitüsünün verilerine göre 2007 yılında dünyada yaklaşık 12.3
milyon yeni kanser vakıası ve 7.6 milyon ölüm tespit edilmiştir. Kanserin
sadece Amerika’ya maliyeti de yılda $107 milyardır.
Kanser
vakıalarının ve ölümlerinin nasıl azaltılacağı hesabı, bu konuda çalışanlar
için büyük bir meseledir. Epidemiyoloji (salgın hastalıklar bilimi), hücre
kültürleri ve hayvan tümör modellerindeki çalışmalardan elde edilen çok
miktardaki delil göstermiştir ki gıda takviyesi olarak kullanılan birçok doğal
madde kanser riskini azaltmıştır. Bu maddelerin bazıları anti-kanser
terapilerindeki tümörlü hücreleri duyarlı hale getirmiştir. Kanseri önleme ve
kimyasal tedavisi (kemoterapisi) için bitkisel kaynaklı doğal ürünler paha
biçilmez hazine ve ileri düzeyde araştırma isteyen değerdedir. Günümüzde kanser
vakıalarındaki artışın aksine tıbbi müdahaleler de aynı oranda probleme cevap
verememektedir. Kansere bağlı ölüm sayılarında gözlenen artış bunun bir
sonucudur. Kanserin başlangıcından itibaren nasıl müdahale edileceği tam anlamı
ile kesinleşmemiştir. Oysa kanserle mücadelede geleneksel tıbbın dışında da
yöntem olduğu yine tıp camiası tarafından kabul edilir hale gelmiştir. Bunun en
tipik örneği alternatif tıp olarak da ifade edilen şifalı bitkilerin bünyesinde
barındırdığı hümik asit polifenollerinin anti-oksidant gücünden yararlanmak
olmuştur.
Karsinojenlik
genellikle farklı moleküler ve hücresel değişikliklerin olduğu çok aşamalı bir
işlem olarak bilinmektedir. Kemirgenlerdeki karsinojenliği teşvik eden deneysel
çalışmalardan elde edilen verilere göre, kanserin gelişimi birbirinden ayrı,
fakat, alakalı yakın bağlar içerdiği düşünülmüştür. Kanserin kademeleri ise
başlangıç, ilerleme ve olgunlaşma olarak belirlenmiştir. Kanser bir hayli yıl
geçtikten sonra tam habis hale gelmektedir. Sonuçta, kanser habis hale gelmeden
önce gelişme anında müdahale etme fırsatları çoktur. Meyve ve sebzelerdeki
zengin gıda içeriği kanser riskini azaltmaktadır. Yiyecek ve içeceklerdeki
hümik asit polifenolleri, hücre kültürlerinde koruyucu özelliğe sahip olmaları
sebebi ile kanser riskini azaltan maddeler arasında düşünülmektedir. Birçok
örnekte hümik asit polifenollerinin etkileri; apoptozisi desteklemeyi, hücre
döngüsündeki bir ya da iki fazda gelişime tuzak kurmayı, DNA sentezini
engellemeyi ve siklooksijenaz/protein kinaz gibi anahtar enzimlerin
değiştirilmiş konumu ile sinyal iletim yollarını modüle etmeyi de içeren akla
yatkın biyokimyasal mekanizmalara atfedilebilmektedir. Bu çalışmada bahsi geçen
biyokimyasal mekanizmalar ile hümik asitler arasındaki ilişki özetlenecektir.
Kanser
araştırma çalışmaları göstermiştir ki oksidantlar olarak bilinen oksijen içeren
moleküller veya serbest radikaller kansere neden olmada büyük rol oynamakta ve
anti-oksidantlar veya serbest radikal temizleyiciler de kanseri bastırmada
yardımcı olmaktadır. Kanser araştırmalarındaki yeni gelişmelere göre kanserli
hücreler kendi kendilerine serbest radikallerin fazlaca üretilmelerine neden
olmaktadır. Kanserli hücrelerin mesajcı moleküller olarak hareket eden
oksidantları ürettikleri ve protein yolları boyunca sinyaller gönderdikleri
ifade edilmiştir. Serbest radikallere zarar vererek kontrolsüz biçimde
hücreleri çevreleyip bombardımana tutmaktadır. Bazı süper anti-oksidantlar
proteinlere sinyal göndermesini ve kanserin yayılmasını engellemek için
çalışmaktadır. Böylece bu maddeler kanseri ilk başladığı yerde güçlü biçimde
önleyebilmektedir. Çalışmalar yeni anti-kanser tedavisi ve önleme stratejileri
olarak anti-oksidantları işaret etmektedir.
Hümik asit
özütleri tabiattaki en güçlü anti-oksidantlardır. Klocking ve ark., hümik
asitlerin kansere ve kansere sebebiyet veren virüslere karşı koruma gücüne
sahip olduğunu tespit etmiştir. Onların çalışmaları, özel hümik madde
terapileri uygulandığında ölümcül kanser ve tümörlerin tersine döndüğünü
göstermiştir.
Şekil 1’de
hümik asitlerin hastalıkları nasıl etkilediğini resmeden şema görülmektedir.
Hata!
Dosya adı belirtilmemiş.
Hümik
asitlerin kanseri tedavi etme veya önlemedeki biyolojik aktiviteleri ve
kimyasal etkileri şu şekilde sıralanabilmektedir:
1- Hümik
asitler, Faz I ve Faz II enzimlerini teşvik ederek detoks yapma gücünü
yükseltmektedir. Faz I ve Faz II enzim kavramları ksenobiyotik (canlı
sistemlere yabancı olan ilâç, böcek öldürücü, petrol ürünleri gibi maddeler ya
da bunların kısımları) metabolizmasından gelmektedir. Faz I enzimi
ürünleri, Faz II enzimlerince harekete geçirilen elektrofillerdir. Faz II
enzimlerinin üyeleri g-glutamil-sistein sintaz, kuinon reduktaz, glutatil
transferaz, epoksid hidrolaz, UDP-glukoronosil transferazdan oluşmaktadır. Faz
II enzimleri genellikle glutatil-ksenobiyotik örneğinde olduğu gibi müşterek
yapılar oluşturarak ksenobiyotikleri pasif hale getirmede önemli bir rol
oynamaktadırlar. Bunun aksine, Faz I enzimleri ksenobiyotikleri okside etmekte
veya indirgemektedir.
Detokslama
sistemlerinin dışarıdan gelen maddeleri bertaraf edici yönetimlerine yardımcı
olma görevini yerine getirmesinden dolayı vücut detokslama aktivitelerini
düzenlemek için birçok mekanizma geliştirmiştir. Özel detokslama yolları
değişik diyet veya ksenobiyotik bileşiklerin varlığına, yaş ve cinsiyete,
genetik yapıya ve sigara içme gibi yaşam tarzı alışkanlıklarına bağlı olarak
teşvik edilmekte veya engellenmektedir. Ayrıca, hastalıklar da enzimlerin aktivitelerini
etkilemektedir. Bazı hastalık durumlarında detokslama aktivitelerinin teşvik
edildiği ve düzenlendiği görülmektedir. Fakat, aynı aktivitelerin başka
şartlarda yüksek miktarda üretilmeleri de engellenmiştir. Vücut yüksek miktarda
ksenobiyotik yüke maruz kaldığı zaman bu maddeyi yok etmek için devreye sokulan
Faz I ve Faz II enzimleri, problemin olduğu yerde daha fazla bulunması ve
ksenobiyotik detokslamayı daha hızlı oranda yapması için teşvik edilmektedir.
Endükleyiciler (teşvik ediciler-hücre içinde genden gelen transkripsiyonu aktif
hale geçirme kabiliyeti) tekli veya çoklu fonksiyon olabilmektedir. Tek
fonksiyonlu endükleyici sadece bir enzimi veya detokslama fazını
etkilemektedir. Çoklu fonksiyon endükleyici ise birçok aktiviteyi
etkilemektedir. Sigaradan gelen PAH (polisiklik hidrokarbonlar) ve ızgara etten
gelen aril aminler gibi tek fonksiyonlu endükleyiciler, Faz I aktivitesinde
ciddi bir artışa sebep olarak Cyp1A1 ve Cyp1A2 enzimlerinin teşvik edilmesine
neden olmaktadır. Benzer şekilde glukokortikoidler ve anti-konvülzanlar (konvülzan: epilepsi
nöbetleriyle karakterize edilen ve sıklıkla geçici bilinç kayıplarına neden
olan bir tür organik beyin hastalığı) Cyp3A4 aktivitesini teşvik etmektedirler.
Etanol, aseton ve izoniazid de Cyp2E1’i teşvik etmektedir. Faz II
aktivitelerinin birlikte endüklemesi olmadan bu aktivitelerin teşvik edilmesi
Faz I ve Faz II denge aktivitesinin birleşmemesine neden olmaktadır. Sonuçta da
yüksek miktarda reaktif aracı DNA, RNA ve proteinlere zarar vermektedir.
Çoklu
fonksiyon endükleyicileri doğal organik maddelerde bulunan hümik asit
molekülünü barındırmaktadır. Örneğin, hümik asitlerin bir alt grubu
polifenollere ait olan ve kiraz ile kırmızı üzüm kabuğunda bulunan elajik asit,
Faz I’in aktivitesini azaltırken birçok Faz II enzimlerini teşvik ettiği tespit
edilmiştir. Sarımsak yağı, biberiye, soya, lahana ve Brüksel lahanası birçok
Faz II enzim aktivitesini teşvik etmektedir. Glutatiyon S-transferaz ve
glukuronil transferaz enzimleri çok fonksiyonlu endükleyiciler tarafından
teşvik edilmektedir.
Genellikle,
hümik asitlerce sağlanan Faz II’deki bu artış en iyi şekilde detokslamayı
desteklemektedir. Ayrıca, hümik asitler Faz I ve Faz II aktiviteleri arasındaki
sağlıklı dengeyi geliştirmeye ve korumaya yardımcı olmaktadır. Faz II
aktivitesinin değerinin artması, sebze ve meyvelerde bulunan hümik asit
polifenollerinin birçok kansere karşı koruma vazifesini açıklaması bakımından
önemlidir. Şekil 2’de enzim sistemlerinin hümik maddelerin de yardımı ile
detoklaması görülmektedir.
Hata!
Dosya adı belirtilmemiş.
2- Hümik
asitler hücre çoğalmasını engellemekte ve apoptozisi (hücrenin normal ve
programlanmış ölümü) teşvik etmektedir. Son zamanlarda apoptozis
biyomedikal araştırmaların merak uyandıran bir alanı olmuştur. Canlılardaki hem
normal hem de kanserli hücrelerin hayatta kalma süreleri apoptozisin hızı ile
ciddi olarak etkilendiği düşünülmektedir. Apoptozis, nekrotik hücre ölümünden
farklı olarak programlanmış bir ölüm tipi olmakla birlikte hücre bertarafının
normal bir işlemi olarak kabul edilmektedir. Hümik asitler kimyasal bir ajan
gibi hareket ederek apoptozisi ayarlayabilmektedir. Sonuçta da kanserin
yönetilmesi ve tedavisinde kullanışlı olabilen istikrarlı hücre topluluğu evrelerini
etkilemektedir.
3- Hümik
asitler hücre sinyalleşmesinin gidiş yolları üzerinde de birçok etkileri
vardır. Hücre sinyalleşmesi temel hücresel aktivitelere hükmeden ve onları
yöneten karmaşık haberleşme sisteminin bir parçasıdır. Hücre içine proteinleri
kabul eden reseptörün hareketini müteakip proteinin yapısında bir takım
değişiklikler meydana gelmektedir. Sinyal intikal mekanizması veya sinyal gidiş
yolu adı verilen hücredeki bu değişiklikler reseptör hareketi ile teşvik
edilmektedir. Hücrelerin kendi mikro dünyalarına doğru biçimde duyarlı olma ve
hissetme kabiliyeti; gelişmenin, doku tamirinin ve bağışıklık sisteminin
temelidir. Hücresel bilgi işlemedeki hatalar; kanser, doğuştan gelen bağışıklık
sistemi problemleri ve şeker (diyabet) gibi hastalıklara yol açmaktadır. Hümik
asitlerin hücresel sinyalleşmeye etkisi, bu hastalıkların başlamadan kontrol
altına alınmasına sebep olmaktadır.
4- Hümik
asitler angiogenesis (yeni kan damarları yapma işlemi) ve istilayı
engellemektedir. Angiogenesis terimi, teknik olarak, tek katmanlı damar duvarı
hücrelerinden (endotelyal hücre) oluşan kılcal damarların oluşması ve
kollara ayrılmasını açıklamaktadır. Angiogenesis, normalde zarar görmüş dokunun
onarılmasını sağlamaktadır. Ayrıca, kadınlarda her ay âdet dönemi öncesi
rahimde meydana gelmekte ve yumurtlama sonrası plasentayı oluşturmaktadır. Kan
damarlarının gelişmesi, doğal yollarla ortaya çıkan angiogenesis öncesi ve
sonrası faktörlerin dengesi üstüne kuruludur. Angiogenesis, damar duvarı
hücrelerinin büyümesi faktörü (vascular endothelial growth factor-VEGF)
ile başlamakta ve trombozpondin gibi engelleyiciler tarafından sona ermektedir.
Bu işleyişteki dengesizlik durumunda, örneğin tümör büyümesinde, beklenmedik
zamanda ve bölgede damar oluşmaktadır. Kanser araştırmacıları, angiogenesis
faktörleriyle 1968 yılında ilgilenmeye başlamışlardır. İlk ipucu, tümörlerin
çoğalmasını sağlayan etkenler araştırılırken elde edilmiştir. Birbirinden
bağımsız iki araştırma ekibi (Güney California Üniversitesi'nden Melvin Greenblatt
ile Harvard Üniversitesi'nden Robert L. Ehrmann ve Mogens Knoth), tomurcuk
halindeki tümörlerin tanımlanmamış bir madde salgılayarak kan damarlarının
kendilerine doğru gelişmesini sağladığını göstermişlerdir. Bu tür bir gelişme
tümörün, oksijen ve besleyicilerle yüklü kan ihtiyacını karşılamasını
sağlamaktadır. Zaten metastaz, kanserli hücrelerin kan damarları yoluyla
vücudun diğer bölümlerine ulaşmasını ifade etmektedir. Kansere karşı
angiogenesis engelleyicileri üstündeki deneyler farklı stratejiler
içermektedir. Bunlar arasında önde geleni, VEGF'nin etkinliğini engellemektir.
Fakat yeni çalışmalar arasında hümik asitlerin anti-angiogenesis gibi hareket
edip yeni kan damarı yapan tümörleri durdurduğu tespit edilmiştir. Kan kaynağı
olmaksızın da tümör yaşayamamaktadır.
5- Hümik
asitler, DNA metil transferaz aktivitesini de engellemektedir. DNA metil
transferaz enzimi bir metil grubunu (-CH3) DNA’ya bağlamaktadır.
Oluşan DNA metilasyonu geniş bir alanda biyolojik görev yerine getirmektedir.
En önemli görevleri ise kök hücrelerin gelişimde problem başladığında
gelişimlerini tamamlamaktır. Fakat kanserde DNA metil transferaz,
transkripsiyon (DNA’nın RNA’ya kopyalanması) başlangıç bölgesindeki
normal olmayan metilasyon ile tümöre baskı yapan genlerin konumunu
baskılayabilmektedir.
6- Hümik
asitler mutajenisiteye (genlerle ilgili mutasyonlar meydana getirme veya
kromozomlarla ilgili sapmalar hâsıl etme özelliğine sahip olma) ve
genotoksisiteye (toksinlerin genler ve kromozomlar üzerine etkileri)
karşı korumaktadır. Klorlu ürünler dışında hümik asitler geniş yelpazede
zehirli maddelerin, radyoaktif bileşiklerin, tarım ilaçlarının ve birçok
zehirli organik maddenin meydana getirdiği mutasyon ve zehirliliğe karşı etkili
olmaktadır. Bu maddeleri absorplama ve iyon değişimi fonksiyonları bağlayıp
vücuttan uzaklaştırmaktadır. Sadece klorlu bileşikler ile yaptığı yeni yan
ürünlerde (THM ve MX gibi), bu sefer, kendisi tehlikeli hale gelebilmektedir.
Bu konu hümik asitlerin kapsadığı tüm alt gruplar için de geçerlidir. Mesela,
yeşil çay içmek isteyen biri kloru fazla olan suda demleme yaparsa muhtemelki
mutajenisiteye ve genotoksisiteye uğraması söz konusudur. Kanserle mücadele
kullanılan ürünler klorlu musluk suyuyla birleştiği zaman ölümcül
olabilmektedir. Bu tespit soya, meyveler, sebzeler, çay, birçok sağlık ürünü ve
bazı vitaminleri içeren benzer gıdalar için de geçerlidir. Japonya’da Sağlık
Bilimleri Enstitüsünde yapılan bir çalışmada bilim adamları gıdalardan gelen
doğal organik maddelerin klorlu içme suyuyla reaksiyona girdiğini ve oluşan
bileşiklerin de kansere neden olduğunu belirlemişlerdir. Bu ölümcül bileşikler,
“bilinmeyen mutajen” manasında MX ismiyle adlandırılmıştır. Ayrıca, MX’e benzer
durumda iyi bilinen ve çok kolay biçimde tespit edilebilen THM (trihalometanlar)
da kansere sebebiyet vermektedir. Japon bilim adamları, çayda bulunan
kateşinler ve meyvelerde bulunan flavonoidler gibi doğal organik
fitokimyasalları ile klorürün reaksiyonu sonucu MX’in meydana geldiğini yapılan
çalışmaların gösterdiğini özellikle zikretmişlerdir. Finlandiya’da 1997’de
bilim adamlarınca yapılan çalışmalarda MX’in klorlama ile oluşan diğer zehirli
yan ürünlerden 170 kez daha ölümcül olduğunu belirlemişlerdir. Ayrıca,
laboratuar çalışmalarında kanserli tümörlere sebep olduğu kadar tiroit bezine
de zarar verdiğini göstermişlerdir.
THM’lerin
vejetasyonun en son ürünleri olan hümik ve fulvik asitlerle klorürün reaksiyona
girmesi ile oluştuğu bilinmektedir. Hümik maddelerin hümik ve fulvik kısımları
suda çözünür durumdadır ve bitkilerce besin maddesi olarak kullanılsa da
kolayca su şebekelerine her türlü dâhil olabilmektedir. Çok yeni bilimsel
keşifler hümik ve fulvik asitlerin fitokimyasal gruplarını ve onların da
alt-gruplarını tanımlamışlardır. Buna göre, fitokimyasal gruplar hormonları,
sterolleri, yağ asitlerini, polifenolleri ve ketonları içermektedir. Bunların
bir alt grubunu da flavinler, flavonoidler, flavonlar, taninler, kateşinler,
kuinonlar, izoflavonlar, tokoferoller, vb. oluşturmaktadır. Bu maddeler
gıdalarda ve sağlık ürünlerinde bulunan oldukça değerli ve ümit veren anti-kanser
besin elemanlarıdır. Ko-enzim Q10 bir kuinondur. Vitamin B2 bir flavindir.
Vitamin E bir tokoferoldür. Hesperidin, kuersetin ve rutin içeren narenciye
bioflavonoitleri, adı üstünde, flavonoid kökenlidir. Yeşil çay kateşinleri,
fenolleri, taninleri ve izoflavonları içermektedir. Potansiyel olarak tüm bu
maddeler ve daha fazlaları klorlamaya tabi olabilmektedir. Bu fitokimyasalların
hümik asitlerle birbirine karışmış, el değmeden ve konsantre şekilde kaldığı
şaşırtıcı biçimde keşfedilmiştir. Bu maddeler bitkilerin kökleri, gövdeleri,
kabukları ve yapraklarını içeren vejetatif kısımlarında olduğu kadar meyveler,
çiçekler, polenler, kabuklu bitkiler ve tohumların içinde bulunan tabiatın
koruyucu bileşiklerinin değerli kalıntılarıdır. Hatta bitki nükleik asitleri,
RNA ve DNA bozulmamış olarak kalmaktadır.
Su tasfiye
fabrikaları çevre kurallarına uydurmak için klorla tasfiye işlemine başlamadan
önce sudaki organik maddeleri uzaklaştırmak üzere özel teknikler
geliştirmişlerdir. Sudaki tabii organik maddenin herhangi bir yanlışı yoktur.
Buradaki mesele klorürün organik maddeyi THM ve MX karsinojeni yapan ölümcül
kokteyle dönüştürme hatasıdır. Gerçek şu ki organik maddeler saf içme suyunda
iz elementlerle birleştiği zaman oldukça yüksek faydalar göstermektedir. Su
tasfiye işlemleri ile bu maddeler kaldırıldıkları zaman önemli kısımları
atılmış olmakta ve geriye kalan kısımlar ise klorlama ile birlikte kansere
neden olan ajanlara dönüştürülmektedir. Bu işleme devam etmekle, yenilen taze
bitkisel gıdaların benzer biçimde içilen klorlu musluk suyu ile reaksiyona
girip toksin madde üreteceği kesindir. Bu şu anlama gelmektedir: taze meyveler
ve sebzeler, yeşil salatalar, yeşil/siyah çay, bitkisel çaylar, soya ürünleri,
vitamin tabletleri ve hatta bazı farmasotik ilaçlar klorlu su ile birleştiğinde
kanser yapıcı maddelere dönüşebilmektedir. Ölümcül olarak kansere neden olan
ajanlar genellikle küçük miktarlarda da zehirlidirler. Bu maddeler o kadar
küçük ki tespit edilmesi oldukça zordur. Zehirli hale gelmesi için çok az miktarda
klor yeterlidir. Fitokimyasalların konsantrasyonları yüksek olduğu zaman klorla
ölümcül reaksiyonları da o denli yoğun olmaktadır.
7- Hümik
asitler aktif hale getirilmiş kanser yapıcı metabolitlere tuzak kurmaktadır:
Gıdaları
yüksek sıcaklıkta pişirmek, mesela ızgarada mangal keyfi yapmak gibi, sigara
dumanındaki kadar benzo[a]piren (B[a]P) karsinojeninin oluşmasına neden
olmaktadır. Piroliz adı verilen bu olayda üretilen birçok kanser yapıcı madde
bulunmaktadır. Bunların başında da polinükleer aromatik hidrokarbonlar–ki
epoksitler içindeki insan enzimleri ile dönüştürülmektedirler- DNA’ya sabit
kalacak biçimde yapışmaktadırlar. Fakat etler, ızgaradan önce mikrodalga
fırında 2-3 dakika süreyle ön-pişirme yapılırsa heterosiklik amin (HCA)
maddeleri kaldırılarak bu kanser yapıcıların azaltılmasına yardımcı olacaktır.
Bilinen hayvansal karsinojen akrilamit tavada kızartma ile veya patates çipsi
gibi karbonhidratlı gıdaların fazlaca pişirilmesi ile meydana getirilmektedir.
Ayrıca, barbeküdeki et pişirmede etin üzerine yapışan köz de başlı başına bir
kanser yapıcı maddedir. Bu örnekler günlük hayatımızda sıklıkla karşılaştığımız
vakıalar iken 600’den fazla kimyasalın kanser yapıcı özelliği olduğu
bildirilmiştir. Bu kimyasalların %1’i için insanlardaki karsinojenliğe neden
olduğuna dair yeteri kadar delil bulunmamaktadır. Fakat hayvanlar üzerinde
yapılan kısa dönem testlerin bulguları bu maddelerin insan sağlığını tehdit
edebileceğini göstermiştir. Bilinen karsinojenlerin yaklaşık yarısı, mutajenik
ve karsinojenik hareketini icra etmeden önce metabolik aktivasyona ihtiyaç
duymaktadır. Karsinojenlik bağlamında kimyasalların birçoğu üç ana kimyasal
sınıfa bağlı olarak metabolik aktivasyonu icra etmektedirler: polisiklik
aromatik hidrokarbonlar (PAH), A’-nitrosaminler ve aromatik aminler. PAH’lar
her yerde karşımıza çıkabilen karsinojenlerdir. Otomobil egzoz gazları ve
sigara dumanı PAH’ları üreten kaynaklar olarak akciğer kanserine davetiye
çıkarmaktadır. İnsanoğlu maruz kaldığı A’-nitrosaminleri çevresinden aldığı
maddeleri yemesi/teneffüs etmesi veya vücuttaki amino bileşiklerinin
nitrozasyonu (organik bileşiklerin nitroso türevlerine çevrilme işlemi) sonucu
elde etmektedir. Nitrosaminler en önemli gırtlak kanseri elemanıdırlar. Sigara
dumanında bulunan aromatik aminler ise mesane kanseri vakıalarının en önemli
aktörüdür.
B[a]P’ın
DNA’ya bağlama seviyesi, fibroblastik hücrelere nazaran epitelyal hücrelerde
daha yüksektir. Hümik asitler burada B[a]P’ın bağlanmasını engelleyerek
etkisini azaltmaktadır. Hümik asitlerin B[a]P’ı bağlama yöntemi absorplamadır.
PAH’a bu şekilde kapan kuran hümik asitler, polifenolik bileşikler olarak,
aromatik aminlere hidroksil bağlamakta ve bunun neticesinde de detoks
yapmaktadır. Nitroso grubuna alfa pozisyonunda bağlı karbon atomundaki
hidroksilasyon, A'-nitrosaminlerin kanser yapıcı formlarının en önemli gidiş
yolları olarak düşünülmektedir. A'-nitrosamin karsinojenliğinin yüksek
seviyedeki metabolik aktivitesi gırtlak ve midede gözlenmiştir. Sigaradaki
nitrosaminler ve W-nitrosonornikotin (NNN) bronş ve gırtlak dokularında
metabolize olmaktadır. Yine hümik asitler polifenolik yapıları gereği bu
nitrosaminleri de hidroksilleyerek etkisiz hale getirmektedir. Fakat sigara
kullanımına devam eden biri için dokuların tahribi devam etmektedir. Bu üç
kanser yapıcı metabolitlerin dışında, bir mantar zehiri olan ve Aspergillus
flavus tarafından üretilen Aflatoksin B (AFB) karaciğer kanserini meydana
getiren en önemli bir kaynaktır. Bu kaynağın hümik asitlerce kurutulması; aynı
anti-viral, anti-bakteriyel ve anti-mikrobiyal özelliğinde olduğu gibi,
guaninde N–7 atomu ile reaksiyona girmesi engellenerek gerçekleştirilmektedir.
Hümik
asitlerin bu tür metabolitleri bertaraf etmede kullandığı başka yollar da
mevcuttur. Örneğin, sitokrom P450 enzimlerini destekleyip tetiklemesi gibi.
Sitokrom P450 enzimlerinin gerçekleştirdiği reaksiyonlar sayesinde kanser
yapıcı maddeler etkisiz hale getirilmektedir. Karaciğer hücrelerindeki P450
enzimleri, ilaçları ve zararlı kimyevî maddeleri değişikliğe uğratırken, böbrek
üstü bezi ve testislerde bulunanlar steroid ve cinsiyet hormonlarına hidroksil
(OH) gruplarını eklemektedirler. Sigara dumanı, alkol, çevreye ait
kirleticiler, ilaçlar, gıdalardaki katkı maddeleri gibi vücuda yabancı olan
maddeler bu enzimlerin sentez edilmesini kuvvetli şekilde uyarmaktadırlar.
8- Hümik
asitler protein kinazların aktivitelerini karsinogenez sürecinde
engellemektedirler. Protein kinazlar, sinyal iletimi sırasında protein
fosforilasyonunu/aktivasyonunu sağlamaktadır. Protein kinazlar membran
yerleşimli olanlar ve sitoplazmik tirozin kinazlar olarak iki ana gruba
ayrılmaktadır. Membranda yerleşim gösteren proteinlere reseptör tirozin
kinazlar (RTK) denilmektedir. RTK süperailesinde 58 transmembran protein
bulunmaktadır. Bu reseptörler arasında insülin reseptörü, büyüme faktörleri
(EGF, VEGF, PDGF, FGF, NGF) reseptörleri ve efrin reseptörleri (EphA, EphB) yer
almaktadır. RTK’lar, sitoplazmik kısımlarında aktivasyondan sorumlu bir bölge
(tirozin kinaz bölgesi) içermektedir. İstirahat halindeki hücrelerde, RTK’nın
inaktif ve aktif konformasyonları denge halindedir. Bu reseptörler büyüme
faktörleri ile bağlandıktan sonra aktif hale geçerler ve sitoplazmadaki hedef
proteinleri ile etkileşerek sinyal iletimini gerçekleştirmektedir. Buna göre,
fizyolojik koşullarda sinyal iletimi tersinir özellik taşımakta ve RTK aracılı
iletim kontrol altında tutulmaktadır. Karsinogenez sürecinde ise, sürekli ve
kontrolsüz RTK aktivitesi söz konusudur.
Protein
kinazlar dört mekanizma aracılığıyla kanser oluşumuna yol açabilmektedir:
1.
Protoonkogenin (hücre büyümesi ve çoğalmasını kontrol eden proteini
kollayan gen) retroviral (RNA virüslerinin büyük bir grubu)
intikali,
2. Genomik
rearanjmanlar,
3. “Gain of
function (GOF)” mutasyonlar,
4. Protein
kinazın aşırı sentezlenmesi.
Bu
değişimlerin tümörler ile ilişkisi Tablo 1’de görülmektedir.
Hata!
Dosya adı belirtilmemiş.
Hümik asit
polifenolleri ile protein kinazların aktivitelerini karsinogenez süresi boyunca
engellenmesinde çoklu mekanizmalar gözükmektedir. Bu mekanizmaların görece
önemi kullanılan model sistemine bağlıdır. Hümik asitlerin protein kinazın
sinyal iletimini kesmesi hareketi; kanserli hücre gelişim ve dönüşümünü inhibe
etmekte, apoptozisi teşvik etmekte ve angiogenesisi engellemektedir.
9- Hümik
asitler oldukça güçlü anti-oksidant ve serbest radikal temizlemeyicidirler.
Dünya genelinde yapılan farmakolojik çalışmalar, hümik molekül yapısı içindeki
değişik mekanizmaların serbest radikal temizleyicisi ve anti-oksidant
donörü/akseptörü (verme/alma) yaptığını göstermiştir. Ayrıca hümik asitlerin
süper oksit dismutazı (SOD-hücreleri tamir eden ve onlara verilen zararı
azaltan insan vücudundaki en çok bilinen bir enzim) ve metaloenzim oldukları
not edilmiştir. Tüm hümik asit özütleri, kanserli hücreleri her zaman yok
edemeseler bile genellikle onlar kanserin gelişimini ve yayılımını
durdurmaktadır. Hümik asit özütleri kuşkusuz kanser önleyicidirler. Şu da
kesindir ki ne kadar hümik asit özütünün kalitesi yüksek olursa kanseri tersine
çevirmek ve tedavi etmek o denli iyi olmaktadır.
Oldukça
güçlü anti-oksidant maddeler olan hümik asitler normal hücre işlemlerinin doğal
yan ürünleri olarak serbest radikalleri nötralize etmektedirler. Serbest
radikaller tamamlanmamış moleküllerdir. Bu yapı onları kimyasal bakımdan ‘tam
elektron kabuklu’ moleküllerden daha fazla reaktif hale getirmektedir. Sigara
dumanı ve radyasyon gibi birçok çevresel faktöre maruz kalmak serbest radikal
oluşumuna neden olmaktadır. İnsanlarda serbest radikallerin en bilinen formu
oksijendir. Oksijen molekülü elektriksel bakımdan yüklü veya radikalize
edildiği zaman DNA’ya ve diğer moleküllere zarar vererek onlardan elektron
çalmayı denemektedirler. Zaman geçtikçe de böyle bir zarar geri çevrilemez hale
gelebilmektedir. Bu durum da kanseri de içeren hastalıklara neden olmaktadır.
Hümik asitlerin her zaman serbest radikalleri temizlemek üzere yaratıldıkları
ifade edilmektedir. Bunun anlamı şudur: hümik asitler elektriksel yükü
nötralize etmekte ve serbest radikallerce diğer moleküllerden molekül
alınmasını engellemektedir.
Hümik
asitler radikallerce okside edilmekte, sonuçta da oldukça kararlı ve çok az
reaktif radikal ortaya çıkmaktadır. Diğer bir değişle, hümik asitler reaktif
oksijen türlerini radikalin reaktif bileşiği ile reaksiyona girerek kararlı
hale getirmektedir. Hümik asitlere ait hidroksil grupların yüksek
reaktiviteleri sebebi ile radikaller aşağıdaki reaksiyona göre pasif hale
gelmektedir:
hümik
asit(OH) + R• > hümik asit(O•) + RH
Burada, R•
serbest radikal ve O• ise reaktif oksijen türüdür. Radikallerin üsteki
reaksiyona göre temizlenmesi ile hümik asitler in vitro olarak (canlı
organizmada) LDL’in oksidasyonunu da engellemektedir. Bu hareketle de LDL
partiküllerini korumakta ve teorik olarak da aterosklerozu (damar sertliğini)
önlemektedir.
Sonuç
olarak, gerek bitki gerekse toprak kaynaklı hümik asitler biyolojik
aktiviteleri yönü ile kanserin oluşumunu engellemekte veya oluşmuş kanserin
yayılmasını durdurmaktadır. Özellikle kullanılacak olan hümik asitlerin miktar
ve kalitesi kanser problemini önlemede etkili olacaktır. Bu bakımdan düzenli
kullanıldığında daha konsantre edilmiş toprak özütlü yüksek polifenol içeren
hümik asitler, yeşil çay gibi bitkisel kaynaklı düşük polifenol içeren hümik
asitlere nazaran çok daha etkili olmaktadır. Zira, kullanılan polifenol kaynağı
ve kalitesi kanseri önlemede belirgin rol oynamaktadır.
Referanslar
- Di Chen, et. al; Int. J. Mol.
Sci.; 2008, 9; 1197.
- Shan He, et. al; Int. J. Mol.
Sci. 2008, 9, 853.
- R. Klocking and M. Sprossig;
Experientia; 1972; 28 (5) p 607.
- http://www.focusdergisi.com.tr/saglik/00199/
- DeAnn J. Liska, Ph.D.;
Alternative Medicine Review; Volume 3, Number 3; p.189; 1998.
- Herman Autrup; Carcinogenesis;
vol 11; no.5; p.708; 1990.
- http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=3509
- F. Peter Gungerich;
Carcinogenesis; vol.21; no.3; pp.345-351; 2000.
- Hasan Mukhtar and Nihal Ahmad;
Am J Clin Nutr; 2000; 71; p.1701S.
- A. Lale Doğan, Dicle Güç;
Hacettepe Tıp Dergisi 2004; 35: 34–42.
- Joshua D Lambert, et. al; Am J
Clin Nutr 2005; 81(suppl): 288S–289S.
- Robert J Nijveldt,et.al.; Am J
Clin Nutr 2001; 74: 419.